PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Mehmet Güreli - Çok Yönlü Olmak Üzerine Bir Röportaj


zeyfehüseyin
26-02-08, 11:41 AM
O, bir de sinema tarihçisi… Mehmet Güreli
Mehmet Güreli denince insanın aklına çok yönlülük, çok çeşitlilik geliyor. Çünkü o; bir ressam, yazar, yayıncı, besteci, şarkıcı, gitarist, gazeteci, kitapçı, karikatürcü, film yönetmeni…



O, bir de sinema tarihçisi… Mehmet Güreli
Mehmet Güreli denince insanın aklına çok yönlülük, çok çeşitlilik geliyor. Çünkü o; bir ressam, yazar, yayıncı, besteci, şarkıcı, gitarist, gazeteci, kitapçı, karikatürcü, film yönetmeni…
Kendisi tutku olarak adlandırıyor uğraşlarını. Hayattaki olmazsa olmazları onlar Güreli için. Su içmek gibi, yemek yemek gibi, hayatın içinden ve doğal süreçte gelişen. “Bunlar hep yaşama renk katma çabaları, kendiliğinden oluşan. Önemli olan üretmek ve paylaşmak” diyor Güreli.
Mehmet Güreli ile “Tahtalar ve Şapkalar” başlıklı onuncu resim sergisinde istanbul.net.tr için küçük bir söyleşi yaptık. Çalışmalarına ve hayata dair sohbetimizde gördük ki, çok az kişinin bildiği başka özellikleri de var Güreli’nin.
O, bir sinema tarihçisi. Hem de öyle böyle değil. Sıkı ve iddialı bir tarihçi olduğunu, kendisi söylüyor. Güreli’nin kısa bir özgeçmişini verdikten sonra, bakalım sohbetimizde neler konuşmuşuz.
Mehmet Güreli, 7 Nisan 1949’da İstanbul’da doğdu. Avusturya Lisesi ve Hürriyet Koleji’nde okudu. İki yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde felsefe eğitimi gördükten sonra, okulun kendisine fazla bir şey vermediğini, zaten bildiği şeyleri öğrettiğini düşünerek okulu terk edip gazeteciliğe başladı. 1976 yılında Hürriyet Gazetesi’nde işe başladı. 1984’te Nisan Dergisi’ni kurdu ve dergi daha sonra Nisan Yayınları’na dönüştü. 1985’te ilk öykü kitabı “Sıcak Bir Göz” yayımlandıktan sonra 1987’de “Vapurlar” belgeselini çekti. Belgeselinin müziklerinden oluşan kaset bir yıl sonra piyasaya çıktı. “Alope’nin Odası” adlı ikinci öykü kitabı 1993’te yayımlandı. “Cihangir’de Bir Gece” albümünü 1995’te piyasaya sürdü. Aynı yıl “Yağmur” adlı albümü de çıktı. 2003’te tiyatrocu Necdet Mahfi Ayral belgeselini çekti. “Tahtalar ve Şapkalar” başlıklı onuncu resim sergisi halen Teşvikiye Artium Sanat Galerisi’nde sergilenmeye devam ediyor. Sergi 14 Nisan’a kadar devam edecek.
Hem gazeteci, hem filmci, kitapçı, ressam, yazar… ve saymadığım bir çok özellik. Çok yönlü kişiliğiniz nereden geliyor? Bu kadar çok yönlü olmayı nasıl başarabiliyorsunuz?

Çok yönlü olmak, ya da bir çok işi aynı anda yapabilmek elimde olan bir şey değil. Bazı insanlar vardır, bir tek şeyle yetinmezler. Ben bunu çok yönlü olarak da adlandırmıyorum aslında. İnsanın içinde vazgeçilmez tutkudur. Başka türlü olamazsınız, davranamazsınız zaten. Dolayısıyla, içinizde on beş tane adam varmış gibi. Yani, içinizdeki adamları kovup da başka adam olamazsınız.
Bir taraftan yedi kişilik bir grubum var, onlarla çalışmalar yapıyoruz. Bir yandan filmler yapıyoruz, bir yandan kitaplar, dergiler, hayata dair olan her şey diyebiliriz. Ama kendime bağlı, birebir yaptığım işler; resim yapmak ve yazı yazmak. Diğerleri hep arkadaşlarımla birlikte hazırladığımız şeyler, yani onlara bağlı olarak yaptığım çalışmalar. Birlikte hazırladığımız projeler gibi.

Şu an ağırlı hangi alanda çalışıyorsunuz?
Tüm alanlardaki çalışmalarım hemen hemen aynı oranda devam ediyor. Şu an resim sergisi olduğu için biraz ön planda görünüyor. Çalışmalarını devam ettiğimiz iki önemli proje var. Albüm hazırlıkları içindeyiz. Yani özellikle şunu yapıyorum diye bir şey yok.

Yani, tüm çalışmalar aynı hızla devam ediyor.

Tabii, hepsi sıkı bir şekilde devam ediyor. Projeler hazırlanıyor, toplantılar yapılıyor. Ama hepsinin bir maliyeti var. İşin önemli olan kısmı da bu zaten. Çok güzel projeler, çalışmalar çıkarılabilir ama sonuçta mali kaynaklar yetersiz olduğunda her şey yerinde sayıyor. Bilirsiniz bir boya almanın, film çekmenin her şeyin bir maliyeti var. Mali açıdan kaynak bulunduğunda projeler faaliyete geçiyor ancak.

Projeler için sponsor bulunsa işleri biraz kolaylaştırmaz mı?

Herkes beni biliyor. Sponsor çıksaydı çıkardı herhalde. Çıkarsa da benim canım çıktıktan sonra çıkacak gibi görünüyor, öyle düşünüyorum ben. Ayrıca, sponsor arayacak biri de değilim ben. Çünkü, senden başka şeyler de istiyorlar. Senin yapına uymayan şeyler olabiliyor. Kaldı ki, en ufak değişiklikleri bile kabul etmiyorum ben, dolayısıyla anlaşamıyorum. Hatta bu yüzden dört senemi bile sokağa attım diyebilirim. Bazen büyük heyecanla olumlu başlayan projeler sonuca ulaşamayabilir. Ama bütün dünyada bu böyledir. Bir çok insanın çalışmalarına bakarsanız, projede kalan yapamadığı çalışmalar yaptıklarından daha fazladır. Bir çok film çekmiştir ama çekmediği, projede kalan çalışmaları çektiği filmlerden daha da fazladır. Bitmeyen bir senfonidir bu.

Yeni projelerinizde belgesel ya da film var mı?

Evet, tabii ki. Belgesel de var, film de. Aslında henüz istediğim filmleri çekemedim. Yani kendi kafamda, kendi hikayelerimden oluşturduğum çalışmaları yapamadım. Onlar şu an bekliyor.
Diğer taraftan belgesel, filme göre biraz daha kolay hazırlanıyor. Kolay derken, o da çok uzun zaman alıyor tabii; ama değiştirmeye müsait olmayan yapılar var belgeselde. Mesela, yaşanmış bitmiş hayat hikayeleri ele alındığı için onu işlemek daha kolay oluyor. Ama kendin bir şeyler hazırladığında başı, ortası, sonu, yani projeyi baştan sona sen yaratıyorsun. Bu da biraz daha zaman ve uğraş istiyor elbette.

Tiyatrocu Necdet Mahfi Ayral belgeseli çektiniz. Neden N. Mahfi Ayral, başka bir tiyatrocu değil?

Necdet Bey proje içindeydi ve bir kere çok yaşlıydı. Tabii, otuz kırk isim daha vardı belgeselini çekebileceğimiz. Bir çoğu ile temas ettik. Bazıları da çok yakınım, hala belgeselini çekmem için beklerler. Eee.. söz verince yapmak lazım, dolayısıyla belgesel çekme isteğini söylemek mi, söylemek mi lazım bilemiyorum?
Necdet Bey’in daha uzun yıllar yaşayacağını düşünüyordum, çok dinç bir adamdı. Necdet Bey’i çocukken bilirdim ama şahsen tanışmamıştım. Bir gün dostlarımız vasıtasıyla tanıştık, proje çıktı ve belgeseli çektik. Dört ay evine gittik geldik; evinde, tüm apartman birlikte çalıştık, herkes yardımcı olmuştu. Biraz zor şartlar altında çekildi ama daha sonra Kültür Bakanlığı aldı filmi, biraz toparlandık. Film daha sonra ABD’ye gitti, İstanbul Film Festivali’nde iki kez gösterildi, Antalya Film Festivali’ne davet edildi. Tabii, bunlar işin keyifli tarafları. Necdet Bey yaşarken filmini izledi fakat, televizyonda da görmek istemişti, ama o zamanlar çok fazla önemsenmedi. Filmini televizyonda göremedi ama yine de film için sevinmiş, hatta söyleyeceklerinin bitmediğini belirterek, filmin biraz daha uzun çekilmesini istemişti.
-----Güreli, 1986 yılında Vapurlar kısa filmini çok zor şartlar altında çekmiş, çok emekler harcamış. Filmin müziklerini ise bir yıl sonra albüm olarak hazırlamış. Hem de öyle bir albüm ki, baş ucu albümlerden olup, çoktan arşivlerde yerini almış bile. Ve de o yıllarda çok fazla rağbet görmeyen enstrümantal olma özelliğine rağmen. Sonraki yıllarda üç albüm daha takip etmiş Vapurlar’ı. Onlar da kısa zamanda fanatik ordusu oluşturmuş ardında.
Güreli’nin son projeleri arasında yeni albüm çıkarmak da yer alıyor. Hatta albüm değil, albümler. Çünkü, biriken çalışmalar tek albüm değil, iki albüm çıkarabilecek kadar çok olmuş.
Yeni nesil Güreli’yi, Kent Ozanları isimli karma albümden biliyor. “Kimse Bilmez” isimli şarkısı. Zuhal Olcay, bu şarkıyı albümüne de koymuş.




O, bir de sinema tarihçisi… Mehmet Güreli - 2
Mehmet Güreli denince insanın aklına çok yönlülük, çok çeşitlilik geliyor. Çünkü o; bir ressam, yazar, yayıncı, besteci, şarkıcı, gitarist, gazeteci, kitapçı, karikatürcü, film yönetmeni…



Yazar olarak çalışmalarınız nasıl devam ediyor?

Hikayeci olarak başladım bu işe aslında. İki tane kitabım vardı. Daha sonra iki kitabı bir araya getirip iki tane daha hikaye ilave ettim. Böylece önce Nisan yayınlarında çıkan kitabım Can yayınlarına geçti. “Sıcak Bir Göz” ve “Alope’nin Odası”. Şimdi yeni bir hikaye kitabı hazırlıyorum.

Sizin gibi olmak isteyen gençlere ne önerirsiniz?

Aslında onlara hiçbir şey söylemeyeceğim. Sadece çok basit bir şey söyleyeceğim. İnsan bu kadar işi, çok severek yapabilir ancak. Ayrıca hayatta risk almasını bilmeli. Ben her fırça darbesinde hayatımı riske ediyorum. İnsan bunu göze alamıyorsa, tavsiyeyle yapılacak işler değil. “Aman çocuklar bunu şöyle yapın, aman şurada şöyle olsun”la olmaz. Zaten bu şekilde olmayı da sevmiyorum ben. Eğer bir insan gerçekten bir şeyler öğrenip yapmak istiyorsa, gelir asistanlık yapar, on yıl hiç sesi çıkmadan çalışır. Tuvalini taşır, boyasını taşır, yani her noktasına emek verir. İşte bu yüzden; sevmeden, gerçekten istemeden yapılmaz bu işler. Bunun için de kalkıp bir kişiye “sen bunu şöyle yap” demem. İnsanın içinden gelen bir şey bu.
Tabii ki, bir çok insan bu tip, ya da değişik, bir çok şey yapmak istiyor. Hevesleniyor; şarkıcı olmak istiyor, hevesleniyor ressam olmak istiyor, hevesleniyor filmde oynamak istiyor. E.. basında bu tip olayları süsleyip abarttıkça insanların ilgisi daha fazla oluyor. Ama tüm bu işler özveri ister, çok çalışmak ister. Herkes dışarıda top oynarken, gitar çalabilmektir zor olan.
Bir çok kitap var okunması gereken, yüz binlerce resim. Akademiden mezun olursun, ressam olursun, yok böyle bir şey. Çok çalışmak, çok emek vermek gerekir. Yani arka tarafı da var bu işlerin. Bakmasını bilmiyorsan, istediğin kadar oku. Okumasını, görmesini bilmiyorsan, satır aralarını okuyamıyorsan; ne kadar okursan oku, bir adım daha ileri gidemezsin.

Kendinizi nasıl tanımlarsınız? Nasıl tarif edersiniz?

O kadar zor ki insanın kendini anlatması. En zor soru; şu anlamda çok zor: İnsan kendini tanımadığı zaman buluyor kendini, belki de. İnsan hakikaten tanımıyor kendini. Burada ben şuyum, buyum anlamında bir tanımamazlık değil anlatmak istediğim.
Tanımak çok zor bir şey çünkü, zaten kendini sınırlandırmıyorsun. Yarın belki başka bir şey olacaksın. Durmadan değişiyorsun, her gün bir şeyler katıp duruyorsun kendine. Bugünkü Mehmet ile yarınki Mehmet farklı.
Bir cümlede kendim için ne diyebilirim dersen; iyi niyetini hiç kaybetmeyen, devamlı çabalayan bir adam olarak görüyorum kendimi. Nereye gittiğini bilmeyen, nereye gideceğini kestiremeyen uğraşlar sonucunda, ne kestireceğini ve karşılığını beklemeyen bir insan.

Hayata nasıl bakıyorsunuz? Hayata bakış açınız nasıl?

İnsan iç sesine kulak verdiği zaman, zaten bazı şeylerden arınıyor ve bazı yollara sapıyor. O yolları insan bazen kendi yarattığını sanıyor, ama o yollar insanın içinde küçük yaşlardan beri var ve de o yollara eğilim gerçekleştiriyor. Yani, içinde müzik yapmak varsa, notalar sesler çıkarıyorsan müzik yapıyorsun. Ya da içinden bir şeyler geçiyorsa yazıya döküyorsun. Bir şeyler karalıyorsan resim yapıyorsun. Bunların hepsi bir bütün zaten. Hangi maddeyi ya da aracı kullandığın benim için ikinci planda. Ben hepsini aynı bütünlükte görüyorum, çünkü ben hepsine aynı mesafede duran biriyim. Bu yüzden, çok yönlülük ifadesini bile tam algılamıyorum, bu benim doğal halim çünkü. Her şey hayatın içinden ve doğal bir süreçten geliyor.

Mesleğiniz olarak hangisini söylemeliyiz? Yaptığınız çalışmalar içinde sizin, özellikle ön planda tuttuğunuz, mesleğim dediğiniz var mı?

Meslek olarak değil de yaptığım, uğraştığım çalışmalarımdan daha çok yatkın olduğum uğraşlar diyebiliriz. Mesela, çok çalıştığım alanlardan biri; aslında çok az kişi bilir, sinema tarihçisi deseniz yanlış olmaz. Sinemanın doğuşundan bugüne kadar her şeyiyle ilgilenmiş biriyim. Sinema tarihiyle ilgili en küçük nokta bile kafamda yerli yerinde oturmuş bir biçimde. Tabii bu sadece bir bilgi yüklemesi şeklinde değil; aralarındaki ilişkileri anlatabilecek, nedenselliklerden bile söz edebilecek şekilde. Yani boş ya da sonradan yükleme yapılmış gibi değil.

Sinema ilginiz ne zamandan beri var?

On yaşından beri bu konuyla ilgiliyim ve çalışıyorum. Notlar alıyorum, ders çalışır gibi okuyorum, çalışıyorum. Dergi çıkardığım zamanlarda; senaryolar bastım, kitaplar bastım, film kritikleri yazdım zamanında. Yani sinemayla ilgili başka çalışmalarda yaptım. Sinemayla ilgili oyunculuk yaptım, jürilerde bulundum, küçük çapta da olsa zor bulunanlardan bir arşivim var.
Bütün bu çalışmalarımı tabii laf olsun diye yapmıyorum. Çalışmalarım bir şekilde sergi, albüm, film, kitap haline dönüşüyor. Ben çalışmayı ve üretmeyi seviyorum ve takip etmeyi de seviyorum. Çünkü benim pencerem büyüyen bir pencere. Sadece kendi çalışmalarıyla övünen bir insan değilim.
Sheaksper’in sevdiğim bir cümlesi var. “Neyin sırası gelmişse onun gelmiştir” Yani bazı şeyler hazırlanıyor ve ortaya çıkıyor. Bu ortaya çıkışı siz sağlamışsınızdır tabii, ama zaman içinde “çıkabilirim ortaya” diyor ve çıkıyor. Bazen şu tarihte sergi açabilirim diyorsunuz, belki daha önce oluyor, belki daha sonra.

Yaptığınız çalışmalarda özellikle anlatmak istediğiniz bir şey var mı? Yoksa o an ne düşünüyorsanız, o anki duygularınız ne ise onu mu yansıtıyorsunuz?

Özellikle bir şey anlatayım diye bir meselem yok. Ama her mesele her şeyin içinde benim için. Hatta öyle çok belirgin bir hale getirmek yerine, insanların hoşuna gidebilecek şeyler yapmaya, sunmaya çalışıyorum. Yani onların içinde her şey var ve benim sesim bir şekilde ulaşmıştır. Önemli olan paylaşmaktır. İlle de bir şeyi vurgulamak değil; sadece kötülükleri, iyilikleri göstermek değil, yapılan şeyden herkesin parçalar almasıdır.
Resmin bir yolculuğu var. İstediklerimi çiziyorum. Yaptığım her resim benim beslendiğim sinema, edebiyat ve müziğin etkisini taşıyor. Bazıları tanıdıklarım, yakın arkadaşlarım. Benim konuşma biçimlerinden biri, resim.
Örneğin; çok fazla tanınıp bilinmeden bile yurt dışından, kilometrelerce öteden bir insanın gelip bir tabloma bakıp bir şeyler bulması. Tıpkı İspanyol müziğinin bir çok toplumu hareketlendirecek ritme sahip olması gibi, budur işte önemli olan.
Güreli, çalışmalarının çoğunu küçük odası, ama kocaman dünyasında, tahta penceresinden bakarak; kitapları, resimleri, müzikleri arasında yalnız ama kalabalık hazırlıyor. Güreli ile sohbet yolculuğumuz ileri bir tarihte tekrar gerçekleşecek. Bu kadar fazla özellik karşısında bir sohbette bitiremiyoruz; çalışmaları, konuları, projeleri, hayatı….

Röportaj: Filiz NEBİOĞULLARI
10/04/05

Alıntı Yazıdır.

sonsuz
26-02-08, 09:06 PM
Bunları okuyunca insan kendini eksik hissediyor..:Ç

zeyfehüseyin
27-02-08, 09:53 AM
Bunları okuyunca insan kendini eksik hissediyor..:Ç
Eminim ki sende çok yönlü özelliklere sahipsin SONSUZ.:ok

Çok yönlü olma özelliği, kişinin birazda yetiştiği çevreye bağlı olmalı.
Çok yönlü yetişmede, çevrenin şartları da talepleri de bireyi etkiler. Biraz da bireyin ilgi alanları...
Diye düşünüyorum.