nazmi
22-06-09, 12:04 PM
HER YILDIZ KENDİ
KENTİNDE IŞILDAMALI
Yüreğim ve beynim, yaşadığım sürece dünyanın her yanında acılar çeken halkların yanında olacak. Bunu yaparken sadece kendimden güç alacağım. Bunun bedeli beni yaşadığım topraklardan, ülkemden, halkımdan, işimden, ailemden, sevenlerimden koparmak bile olsa, ben ceketimi daima yağmurlara asacağım... - Ahmet Kaya -
Sana şu kadarını söyleyebilirim ki, senden önceki bütün kasımlar güz aylarıydı. Yani sıradan, öylesine ve basit. Yani kasım, hiç bu kadar ağırlık taşımamıştı yüreğimde. Senden önce, ne yalnızlığı bilirdi ne de kimsesizliği... Senin zamanı utandıran gidişin olmasaydı ben şu an, kasımın gece yarısını çoktan geçmiş saatlerinin koynunda çırpınıyor olmayacaktım.Yapayal-nız kalışımın kokusu gidişinin rengine karışıp çarpıp durmayacaktı yüreğimin kıyılarına.
Gece suskun, kalemim bunca sevilenin ardından yazıyor olmaktan kahroluyor adeta. Odamdaki herşey susuyor. Bense, gecenin boşluğunaasılı duran kırık sessizliğe aldırmadan sana akıtıyorum düşüncelerimi.Kalemi elime alıp gidişin üstüne yazmaya karar verdiğimde zorlanacağımı biliyordum. "Yüreğimin kanayan yarası" diye ifade edilen birinin gidişini yazmak ne denli kolay olabilir ki? Üstelik kalemi, üstelik kelimeleri kanatmadan yazmak..
. Nedendir bilmiyorum, seni her düşündüğümde, beynimin kıvrımlarında saklı duran mısralar dudaklarımda uçuşmaya başlar. "... herkesin bir kenti vardır,/ bir insanı sevmek gibidir bir kenti sevmek;/ tanınmayan insan,/ gidilmeyen kent sevilebilir mi?/ herkesin bir kenti vardır;/ ya senin kentin?.." dizeleri birer soruya dönüşür, birer hesaplaşmaya, hayatlarımızda. Sahi senin kentin nerede? En büyük ızdırap değil midir bir insanın, kentini yaşayamaması? Bir insan en çok yaşadığı kente benzermiş. Oysa sen aynı zamanda yaşadığın kentleri kendine benzetmeyi denedin, cesur, hırçın, asi...Şimdi gecenin sessizliğinde, yağmurun sesi seni taşıyor saçlarımıza. Yağmur damlaları değil, senin kırgınlığının ıslaklığı yanaklarımızdan akıp toprağa karışan.
Senin anlaşılamamanın boğuntusu, sahipsiz bırakılmanın gücenikliği ve kırıklığı kâbusu olacak düşlerimizin. Sen, kırgın yıldızlara tutunup gittin ya, bizim göğümüzün tüm yıldızları kanayıp duracak. Sana hep bir özür borcumuz kalacak. Senin gidişin her gölgelediğinde yaşamımızı, suskunluğumuz biraz hüzünlü, biraz da utangaç olacak. Yağmurlarda dışarı çıkmayı, ıslanmayı bile göze alamayanların memleketinde sen, ceketini daima yağmurlara asacağından söz edecek kadar cesur, korkusuz yaşadın. Ama senin, bunca cesur yaşadığın için bir kentin bile olamadı. Başka kentlerin yağmurlarında ıslandın. Başka kentlerin gecelerinde böldün yüreğini başkaldıran dizelere, başka kentlerin acılarına tutunurken. Bu gerçeği bile bile bizim kendi kentimiz olabilir mi? özgürlükler seninle birlikte sürgün edilmişken, bizim özgürlüğümüz olabilir mi? Biliyorum, "dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir/ her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü / bir gök gürlese bari diyorum/ bir sağnak patlasa/ bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik/ ... oysa ne kadar sakin bu sokaklar/ bu kent/ ve bütün yeryüzü/ ne kadar dingin görünüyor bana şimdi gökyüzü/...ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük/ ipince bir su gibi sızıyorum/ gecenin tenha göğüne/ sessizce çekip gidiyorum şimdi/ sessiz ve kimliksiz/ belki yine gelirim/ sesime ses veren olursa bir gün..." şiirine kanıp gelmeyeceksin. Çünkü sen yaşarken, linç edilirken, sürgüne yollanırken yağmurlarla, ve sen başka kentlerde acılara tutunurken, sesine ses veren olmadı. Bir dost eli uzanıp tutmadı sesini, çoğaltmadı sevdaları, başkaldırıları. Senin çığlığın gecenin boşluğunda sallanırken, ölüm ve yaşam hiç bu kadar benzememişti birbirine. Yine de sen, ölümün içinden yaşamı doğurdun. Bıraktığın yaşamı yeşertmek, kırılan yanlarını onarmak bizlere düşüyor şimdilerde. Ve ancak seni yalnız ve sahipsiz bırakan dostların da birgün ceketlerini daima yağmurlara asabilirlerse bağışlayabilirsin onları.
Şimdi gidişin, parçalamakta gökyüzünü. Gökyüzünün paramparçalığında yıldızlar bir bir düşüyor avuçlarıma. Senin adını veriyorum en küçük yıldıza ve yüreğime dolduruyorum ışıltısını. Orada sımsıcak, orada kocaman bir isyana dönüşüyor küçük yıldız, sen gülümsüyorsun. Avucumda geri kalan yıldızları aldım gökyüzüne yerleştirdim tekrar, her yıldız kendi kentinte ışıldamalı. Yoksa sahipsiz kalırsa, gökyüzü ölür. Gökyüzü çıplak kalırsa biz...
Özlem Güneş
KENTİNDE IŞILDAMALI
Yüreğim ve beynim, yaşadığım sürece dünyanın her yanında acılar çeken halkların yanında olacak. Bunu yaparken sadece kendimden güç alacağım. Bunun bedeli beni yaşadığım topraklardan, ülkemden, halkımdan, işimden, ailemden, sevenlerimden koparmak bile olsa, ben ceketimi daima yağmurlara asacağım... - Ahmet Kaya -
Sana şu kadarını söyleyebilirim ki, senden önceki bütün kasımlar güz aylarıydı. Yani sıradan, öylesine ve basit. Yani kasım, hiç bu kadar ağırlık taşımamıştı yüreğimde. Senden önce, ne yalnızlığı bilirdi ne de kimsesizliği... Senin zamanı utandıran gidişin olmasaydı ben şu an, kasımın gece yarısını çoktan geçmiş saatlerinin koynunda çırpınıyor olmayacaktım.Yapayal-nız kalışımın kokusu gidişinin rengine karışıp çarpıp durmayacaktı yüreğimin kıyılarına.
Gece suskun, kalemim bunca sevilenin ardından yazıyor olmaktan kahroluyor adeta. Odamdaki herşey susuyor. Bense, gecenin boşluğunaasılı duran kırık sessizliğe aldırmadan sana akıtıyorum düşüncelerimi.Kalemi elime alıp gidişin üstüne yazmaya karar verdiğimde zorlanacağımı biliyordum. "Yüreğimin kanayan yarası" diye ifade edilen birinin gidişini yazmak ne denli kolay olabilir ki? Üstelik kalemi, üstelik kelimeleri kanatmadan yazmak..
. Nedendir bilmiyorum, seni her düşündüğümde, beynimin kıvrımlarında saklı duran mısralar dudaklarımda uçuşmaya başlar. "... herkesin bir kenti vardır,/ bir insanı sevmek gibidir bir kenti sevmek;/ tanınmayan insan,/ gidilmeyen kent sevilebilir mi?/ herkesin bir kenti vardır;/ ya senin kentin?.." dizeleri birer soruya dönüşür, birer hesaplaşmaya, hayatlarımızda. Sahi senin kentin nerede? En büyük ızdırap değil midir bir insanın, kentini yaşayamaması? Bir insan en çok yaşadığı kente benzermiş. Oysa sen aynı zamanda yaşadığın kentleri kendine benzetmeyi denedin, cesur, hırçın, asi...Şimdi gecenin sessizliğinde, yağmurun sesi seni taşıyor saçlarımıza. Yağmur damlaları değil, senin kırgınlığının ıslaklığı yanaklarımızdan akıp toprağa karışan.
Senin anlaşılamamanın boğuntusu, sahipsiz bırakılmanın gücenikliği ve kırıklığı kâbusu olacak düşlerimizin. Sen, kırgın yıldızlara tutunup gittin ya, bizim göğümüzün tüm yıldızları kanayıp duracak. Sana hep bir özür borcumuz kalacak. Senin gidişin her gölgelediğinde yaşamımızı, suskunluğumuz biraz hüzünlü, biraz da utangaç olacak. Yağmurlarda dışarı çıkmayı, ıslanmayı bile göze alamayanların memleketinde sen, ceketini daima yağmurlara asacağından söz edecek kadar cesur, korkusuz yaşadın. Ama senin, bunca cesur yaşadığın için bir kentin bile olamadı. Başka kentlerin yağmurlarında ıslandın. Başka kentlerin gecelerinde böldün yüreğini başkaldıran dizelere, başka kentlerin acılarına tutunurken. Bu gerçeği bile bile bizim kendi kentimiz olabilir mi? özgürlükler seninle birlikte sürgün edilmişken, bizim özgürlüğümüz olabilir mi? Biliyorum, "dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir/ her sözcük dilimin ucunda küfre dönüyor çünkü / bir gök gürlese bari diyorum/ bir sağnak patlasa/ bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik/ ... oysa ne kadar sakin bu sokaklar/ bu kent/ ve bütün yeryüzü/ ne kadar dingin görünüyor bana şimdi gökyüzü/...ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük/ ipince bir su gibi sızıyorum/ gecenin tenha göğüne/ sessizce çekip gidiyorum şimdi/ sessiz ve kimliksiz/ belki yine gelirim/ sesime ses veren olursa bir gün..." şiirine kanıp gelmeyeceksin. Çünkü sen yaşarken, linç edilirken, sürgüne yollanırken yağmurlarla, ve sen başka kentlerde acılara tutunurken, sesine ses veren olmadı. Bir dost eli uzanıp tutmadı sesini, çoğaltmadı sevdaları, başkaldırıları. Senin çığlığın gecenin boşluğunda sallanırken, ölüm ve yaşam hiç bu kadar benzememişti birbirine. Yine de sen, ölümün içinden yaşamı doğurdun. Bıraktığın yaşamı yeşertmek, kırılan yanlarını onarmak bizlere düşüyor şimdilerde. Ve ancak seni yalnız ve sahipsiz bırakan dostların da birgün ceketlerini daima yağmurlara asabilirlerse bağışlayabilirsin onları.
Şimdi gidişin, parçalamakta gökyüzünü. Gökyüzünün paramparçalığında yıldızlar bir bir düşüyor avuçlarıma. Senin adını veriyorum en küçük yıldıza ve yüreğime dolduruyorum ışıltısını. Orada sımsıcak, orada kocaman bir isyana dönüşüyor küçük yıldız, sen gülümsüyorsun. Avucumda geri kalan yıldızları aldım gökyüzüne yerleştirdim tekrar, her yıldız kendi kentinte ışıldamalı. Yoksa sahipsiz kalırsa, gökyüzü ölür. Gökyüzü çıplak kalırsa biz...
Özlem Güneş